Atlantis Role Play

Tarih: 29.11.1420 || Hava: Güneşli
 
AnasayfaAramaKayıt OlGiriş yap

 

 Sen de kimsin?

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Misafir
Misafir



Sen de kimsin? Empty
MesajKonu: Sen de kimsin?   Sen de kimsin? Icon_minitimeC.tesi Ara. 27, 2008 10:44 am

“Prens Edward’ın topraklarında olmak gibisi yok! Prens Edward’ın topraklarında olmak gibisi yok!.. Ah! Neden kendi kendime bu aptal kelimeleri ard arda sıralamak zorundayım. Yanlış soru…” Durdu. “Neden burada olmak zorundayım? Off!” Suratına tiksinti dolu bir ifade takınarak ilerlemeye devam etti. Güneşin sarı olduğuna inanılan rengi ağaçların boşluklarına aldanıp ormanı aydınlatmaya çalışırken bir elçi rolünün ne kadar iyi bir şekilde üstlenmiş olduğunu görmesi için sanki bir işaret geliyor gibi hissetti. Ama olamazdı elbet. Prenses Monthgomery’e giden mektup ona gitmekteydi işte, bunu ötesi var mıydı? ”Oysa kendimi ne yüksek yerlerde hayal etmiştim.” Kendi kendine, sıkılınca hep bunu yapardı. O zaten sadece kendi kendine konuşurdu. Babasıyla bile bu şekilde konuşmamıştı hiç. Ama ne var ki… Ondan hem nefret ediyor, hem de seviyordu. Çalılardan birine takıldı beyaz renkteki eteği. “Ah! Bir bu eksikti!” Çekmeye çalıştı. Birkaç zorlu denemenin ardından lanet olası etek yırtılmıştı dizine kadar. Aslında o kadar da beter sayılmazdı. Güzel, kaygan ve parlak bacaklarından biri yarıya kadar meydandaydı işte. Tüm saray soylularının takındığı tavıra bürünmeyecekti tabiî ki. Yapması gerekeni yaptı ve yırtılan eteğinin kalan parçasını alıp iç cebine koydu. Bir kolesiyoncu değildi. Ya da hırdavatları toplayan bir hilkat garibesi de değildi, her ne kadar zaman zaman kendini bu şekilde görse de. Ama gelecek durumlar hiç belli olmazdı ve bu da bir önlem icabı sayılırdı. Sayılmazdı. Öyleydi.

İçini çekti. Daha doğrusu, güneşin tozlarından eminlik verdiği havanın karbondioksitini doldurdu sarhoş ciğerlerine. Ne? Uzaklardan bir siluet göründü kafasını kaldırdığında. “Buralar tuzaklarla dolu olmalı. Dikkat etmeliyim!” Ne dikkat! Bir hilkat garibesi gibi yürümeye devam etti sadece. Uğultular yükselmesi hoşuna gitti. Sinsi bir ışıktan süzülen karanlığın melodisi gibi geldi bu sesler. Özlemiş gibi gözlerini yumdu ara ara, bu iş yürüyüşünü yavaşlarmış olsa da… Poffladı ve bulduğu kaba gövdeli bir ağacın altına çömdü. Ağzını açtı. Şaşkınmış gibi bir görüntü uyandırmak için zihninde, yine ciddilik payı da vardı suratında. Onun da eğlencesi buydu işte. Yalnızca tek başına olduğu anlarda yaptıklarını tekrar etmekten başka bir şey değildi yaptığı. Gizlice bir izleyen olsa ne düşünürdü onun hakkında? Umurunda mıydı? Elbette ki değildi. Saray hayatı onu disiplinli bir görünüme sokmuş olsa dahi, kendi yolundan kopamadığını her hareketinde belli ediyordu. Bu da hoşuna gidiyordu. Seul şehrini hatırlıyordu Sarayda her geçen anlarında.. Oradaki saray hayatında doğup büyümeyi yeğlerdi, ama sadece birincisi hayal sınırları içinde olmuştu. Güney Kore’de dünyaya gelmiş olmak. Daha sonra bir sürgün hayatı diye nitelendirdiği Japonya serüveni ve en sonunda layık olduğu yer… Burada çalışmasına babası razı değildi aslında, kendisi de… Ama(!) nedense onu buraya bağlayan şey sadece Güney Kore’de doğmuş olmasıydı. Bir gladyatör gibi yetiştirilmiş olması da kendini bu hizmetçi kılığında özel bir askeri birliğe bağlıymış hissi veriyordu.

Kalktı ve yürümek için bir adım attı ki(!) uğultu melodisi iğrenç bir hal alınca gözlerini acı acı kısmak durumunda kalıp daha hızlı hareket etmeye başladı. Daha önce cebine attığı bez parçasını çıkarıp eldiven misali sardı sol eline. İşte bu iyi hissetmesini sağladı bir süre olsa dahi. Hafif çukura benzeyen bir yere vardığında geçişin emniyetli olup olmadığını anlamak için bir ağaca tırmanıyormuş gibi bacağını kaldırdı hızlıca ve ardından yakınındaki ağacın –kendini taşıyabilecek kadar - kalın dalına çıktı. Tam tahmin ettiği gibi çukurun görünmeye yerinden oval biçimli bir ip sarkıyordu. Çakısını çıkardı cebinden ve çok geçmeden yerdeki ovale kadar uzanan ipi kesti orta yerinden. Çukura da değmemek için ipi kestiği yerden tutup atlamak için hamle yaptı. Ve atladı. Ama onu bekleyen ikinci tuzağın da farkında olmayarak aniden bileğinden yakalanıp baş aşağı konuma döndü. Bir anda… Hayal bile edemediği bir şekilde… Ve bir çığlığı basmış olduğuna inanamadı. Bu sesin kendinden çıkmış olabileceğine! Mağdur bir kız gibi görünmek hiç ona göre bir şey değildi. Ama bağırmaktan başka bir çaresi kalmadığı için yardım için bağırmaya başladı. ”İMDAAAT! YARDIM EDİNN!” Nefesini topladı ve tekrar bağırmaya başladı. ”İMDAAAT! KİMSE YOKMMMMMmm!” Tam cümlesini bitirecekken, ardından gelen gizli bir el kapattı ağzını. “Şşşt! Sessiz olmalısın! Bu bir oyun ve kurallarına göre oynanmalı öyle değil mi?” Eşkıya kılıklı herif Sun’ın baş aşağı durmuş güzel kafasını kendine çekerek dudaklarını kızın kulaklarına yakınlaştırıp konuşmaya devam etti. “Pamuksu ellerinden o mektubu almak zor olmasa gerek! A! Yoksa cebinden mi demeli!”

Gözlerini açmakta zorlanmışken bu adamın çıkıp gelmesi, ona yardım edeceği hissini vermiş de olsa, bir anlık aldanmış olduğunu geç olmadan, herifin aptalca konuşmasından anlamıştı. Koskoca ornama nasıl hep geçtiği yer olduğunu hesap edip bu tuzağı hazırlayabilmişti. Dahası… Bayan Monthgomery’e gidecek olan mektuptan nasıl haberi vardı? Sun baş aşağı sarkan elleriyle adama yumruk atmayı denediyse de adamın lanet olası aptominalleri ve adelelerinin buna izin vermediğini anladı. Ah erkek olmak vardı şimdi, düşüncesi geçse de beyninden, erkek gibi bir kız olmasına gurur duyarak ardından gelen fikri eylemine yansıtmakta gecikmedi. Adamın cebindeki mektube ulaşmasına fırsat tanımadan ısırdı herifin pis kokan elini. Buna dayanamasa da… Var gücüyle ısırması işe yaramış, adamın da bir çığlık koparmasına yol açmıştı. Fakat o hınçla Sun’ın da asılmış olmasından yararlanıp ona tokat atacakken, nal sesleri ve bir at kişneyişi buna engel olmuştu. Sakatlanmış olan atının acı sesleri gibi geldi bir an Sun’a… Baş aşağı kafasını silkti, kara atlı bir Prens onu kurtarmaya mı gelmişti yoksa. Başını çevirmeye çalıştı. Hayır, kara değildi ama gelen bir Prens kadar yakışıklıydı. Kendini yine kız gibi hissetmeye başladığında kendinden hep nefret ederdi Sun, tıpkı şimdiki gibi. Umursamadı gelenin nasıl yüz hatlarına sahip olduğunu.. Tek derdi kurtulabilmekti şu lanet tuzaktan…
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Huang Chau-Sung
Gladyator
Huang Chau-Sung

Mesaj Sayısı : 8
Kayıt tarihi : 20/12/08

Sen de kimsin? Empty
MesajKonu: Geri: Sen de kimsin?   Sen de kimsin? Icon_minitimePaz Ara. 28, 2008 2:45 am

Hayatı boyunca, kıyafetlerinin bile kendi geleneklerinden olmasına özen göstermişti. Atlantis'in Çin'in inşa edilen o muhteşem şaşasından uzaklığı, insanlarının geleneksel ahlak ve görgü kurallarına bu kadar aykırı düşüyor olması, dahası kendilerinden farklı olanları tüm gelişmiş teknolojiye ve bilime rağmen köle olmak için doğmuş gibi görmeleri hiç de yaşanabilir kılmıyordu burayı. Fakat bilge Yuan Zhongxian buranın ilmin ve felsefenin odak noktası olduğunu söylemişti, bu yüzden de burada kalmak, onların bilgeliğine ortak olmak zorundaydı. Çin gelenekleri ve Kore yanını anlayabilmek için burada yalnız başına da olsa çabalamak zorundaydı. Zaten peşinden gittiği veliahtın bilgeliği ve armağanı normalde hayalini kuramayacağı bir güç vermişti kendisine, nesnelerin içinden geçmeyi. Fakat gene de, bütün geleneklerine bağlılığına, ne istediğini, ne olduğunu bilmesine rağmen dış etkilerden kaçamamıştı. Zaten kaçmak Yuan'ın hoş gördüğü bir şey değildi. Kendisini özgürlüğü elinden alınmış halde bulmuştu. Bir köleydi, pis kokulu bir odada uyandığında üzerinde o eski, geleneksel giysileri yoktu. Zaten hiç bir şey yoktu. Odada duran diğer kişileri görünce utanmıştı bedeninin bu kadar savunmasız, bu kadar yalın olmasından. Neyse ki iç çamaşırlarına dokunmamışlardı. Keşke pantolonunu da almasalardı. Onun ailesi hatrına büyük bir anlamı vardı. Her neyse giden giysilerin yasını tutmayı bırakmalıydı. Onları bir daha geri getiremezdi. Tıpkı özgürlüğünü artık geri alamayacağı gibi. Nerde hata yapmıştı bilmiyordu ama gene de o hatasını bir şekilde öğrenmesi gerekiyordu. Köle tüniğini hızlı bir şekilde kaslı vücuduna geçirmiş ve etrafına bakınmaya başlamıştı. Herkes farklı görüntüdeydi. Kızıl saçlı, sarı benizli, çekik gözlü, sarışın, esmer, hatta siyahi... Her ırktan bir parça vardı. En ufak bir korkuya, en ufak bir üzüntüye kapılmamıştı. Ataları ona iş işte geçmeden önce üzülmesini, sonrasında sonuçlarına mertçe göğüs germesini söylemişti. Silahları yoktu, etrafı silahlı adamlarla çevriliydi, kendisini koruyacak geleneksel zırhları bile yoktu. Ne gelebilirdi ki elinden üzülüp de. Yerine yerleşti ve bileğine bağlanan yeni takılarına, zincirlerini takmalarına izin verdi. Diğerleri direnirken, o sessizce itirazsız kabullenmişti olan biteni. Onursuzluk etmektense hayatı boyunca zincirli kalmayı kat be kat tercih ederdi.

Sonunda köle pazarına çıktıklarında diğer kölelerin aksine üzerinde tek bir izi bile yoktu. Bu sefer üzerinde bir tunik yoktu. Bele bağlanan ufak bir peştemalle dikiliyordu bir standın üzerinde. Kendisi hakkında çeşitli övgüler düzen sahibi de onun sözde hüzünlü bakışlarına -işte buna gülmemek için kendisini zor tutmuştu- hoş bedenine dikkati çekmişti daha çok. Çinden gelen egzotik yetenekli bir savaşçı olduğunu, zar zor ele geçirdiklerini de eklemişti. Tabi bu son kısımda kendisi gözlerini devirirken etraf şaşkınlık nidaları ile kendisini süzüyordu. Eline verilen tahta kılıçla bir kaç hareket yapılması söylenmişti. Eh onlara geleneksel bir teknik göstermekte sakınca yoktu. Bu sıkıntı bir an önce bitsindi yeter ki. Tam olarak buydu, gladyatör olarak satın alınmasının nedeni de buydu. Sonrası daha korkunçtu, biraz da daha iyi. Geleneksel giysilerini de satın almışlardı ondan. Zırhı, miğferi, pantolonu, kemeri, silahları ve diğer geleneksel savaş giysileri yeniden onun olmuştu. Fakat karşısına çıkan ve anca yarısına geldiği bir başka gladatörle karşılaşma kısmı gerçekten korkunç olmuştu. İçindeki insanlık onun sadece kendisi gibi hayatta kalmak isteyen köle olduğunu, düşman olmadığını söylüyordu ama hayatta kalma iç güdüleri, özellikle aldığı yaralardan sonra, onu adamı öldürmeye teşvik etmişti. Sonunda kılıcını onun iri ve kilolu göğüslerine gömdüğünde herkes bu minik adamın, kendisinen kat kat iri bir adamı geleneksel dövüş teknikleri ile alt etmesini hayretle karşılarken kazandığı zaferin acısı ile var gücü ile bir nida fırlamıştı dudaklarından. Sonra amfiyi inleten heyecan çığlıkları ile berabe alkışlara nerden düştüm ben buraya der gibi bakarken yerine, diğer gladyatörlerin yanına götürülmüştü.

Şimdi de Prens Edward'ın topraklarında, güzel ormandan geçiyordu elinde olan parası ile satın aldığı bir atla. Eski yerine, eski köyüne, ailesi gibi olmuş Atlantislilerin yanına, annesi yerine koyduğu Calista'nın yanına gidiyordu. Bir süre sonra güvenilir biri olmuş, istediği yere gitmesine izin verilmişti. O eski köyüne gitmeyi istiyordu, Tiberia'ya, özlediği güzel ormandan geçiveriyordu. Sonuna gelmişti. Çin artık geçmişte kalmıştı. Asıl evi burasıydı, Tiberia köyüydü, bu orman da ilk gençlik zamanında buraya ilk geldiklerinde edindiği birbirinden ilginç ve çılgın arkadaşlarla hayvan tuzağı kurduğu, zararsız, sadece muhatap olduklarını sinirlendirmekten ibaret olan haydutluklar ettikleri yerdi. Tam ormandan çıkmak üzereyken bir çığlık işitti ve atını çevirdi. Kendi köyünün kızlarından biri olmalıydı. Bu durumda onu kurtarmak insanlık göreviydi. Her ne kadar insanlığını arenada kaybetmiş gibi görünse de eski Huang, hala bir köşede duruyordu. Bu düşünceyle atını dört nala sürüyordu.

Vardığında, kendisini dehşete düşürecek bir manzara ile karşılaştı. Oh, bir genç kız, hem de kendisi gibi bir Asyalı, bir tuzakta sallanıp duruyordu. Bacaklarını saran iç etekliği sıyrılmamıştı gerçi ama parçalanmış olan elbisesi, neredeyse kafasına geçmişti. Ona acıdığını hissetti. Ve ansızın bir görüntü daha öfkesinin uyarılmasına neden oldu. Bir haydut olduğu her halinden belli olan adam kıza tokadı basmak üzereydi. ''Sakın bunu yapayım deme!'' diye bağırdı atından atlayıp kılıcını zarifçe yerinden çıkarırken. Çok geçmeden adamın boynunun altında belirmişti kılıcın sivri ucu. Kendisine kinle bakan adamın gücü neydi bilmiyordu ama kullanmaya cesaret ede... Oh hayır, kılıcı ansızın bükülüvermişti. Bunun daha fazlasının olmaması için onu fırlatıp attı. Babasından kalma bir silahtı ve kuşaklar boyu kullanılmıştı. ''Ne yaptın sen!'' Diye haykırdı kendine özgü çinli aksanı ile. Öfkelenmemesi gereken anda öfkelenmişti. O an kendisini yüzüne yediği yumrukla yerde buldu. Ağzından ve burnundan akan kana aldırış etmeden gardını aldı bunun üzerine. Onun yüzüne indireceği tekmeyi elleri ile tutarak durdurdu. Bunu yaparken parmakları acımıştı açıkçası. Sonra tuttuğu ayağı var gücü ile haykırarak kaldırdı ve dirsekleri ile destek alarak olduğu yerden doğrularak onu düşürdü. Adamı elinden geldiğince sert düşürmüştü ama diğer ayağından göğsüne tekmeyi yemişti gene de. Neyse ki zırhı vardı da çok da acımamıştı canı. İkisi de ayağa fırladığında, tam da saldıracaklarken bir ıslık koptu ve adam göğsüne yediği bir okla yere düştü. Diğer ok ise kurtarmaya çalıştığı kızın ipini kesti. Refleks olarak onun olduğu yere atılarak tutmuştu. ''Ah, ne kadar ağırsın. Bir Asyalıya göre çok mu yiyorsun ne?'' Bir kıza, özellikle Koreli bir kıza söylenmemesi gereken şeyi söylemişti farkında olmadan. Sonra onu bıraktı ve oku atan kişi olduğuna emin olduğu silueta baktı. Gölgelerin arasında yaşlı bir koreli çıkmıştı çok geçmeden.

Geleneklerine göre ellerini bitiştirip başını eğerek selamladı gelen adamı. Onu da tanıyordu, köyün en saygın adamlarındandı, bir gladyatördü. Yerinden doğrulmadı bir süre o şekilde eğilerek baktı. Bu hareketi ilk defa bir Atlantisliye selam verirken kullandığında ensesine ağır bir şaplak yemişti. Bu yüzden biraz diken üstüydü. Zaten ensesine şaplak atan çocuğun hali bir süre sonra duman olmuştu. Ülkesindeki herkes gibi Chau-Sung da onuruna önem verirdi. ''Nin Hao(Merhaba). Sizi yeniden görmek çok güzel. Tabi sizi de küçükhanım.'' diyerek doğruldu. Annesi sayesinde yarı Koreliydi, hatta fiziksel olarak Kore ırkına daha yakındı ama Çin geleneklerine, kültürüne göre yetişmişti. Adamın eski bir gladyatör olduğunu biliyordu. Belki de bu sayede onu görmesi daha iyi olmuştu. Kendisini anlayacak tek kişiydi o Tiberia köyünde. Sonra kılıcını hatırladı. Onu attığı yerden alarak hüzünle inceledi. Bir demirciye gidip düzelttirmeliydi bunu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



Sen de kimsin? Empty
MesajKonu: Geri: Sen de kimsin?   Sen de kimsin? Icon_minitimePaz Ara. 28, 2008 8:54 am

Ard arda gelen oklardan ikincisi sayesinde kendini yerde(!), hayır, birinin kollarında buldu(?) Başını çevirdi bu kişi, daha önce hiç gördüğünü sanmadığı, biraz önce kılıcı yamulan gençti. Ne yazık(!) ''Ah, ne kadar ağırsın. Bir Asyalıya göre çok mu yiyorsun ne?'' ”Ben ne-?” Hemen toparlanıp ayağa kalktı. Karşısında babası duruyordu, emin bakışlarıyla. Burun delikleri bir açılıp bir kapanmaya başladı Sun’ın. Şaşkınlık ruhunu sinirle birlikte etkisi altına almıştı adeta. Bir süre babasının suratına bakmamaya çalışsa da, yine de buna engel olamayacağını biliyordu. Öfkesini ona yansıtmamak, onunla bir daha uğraşmamak için elinden geleni ardına koymadığı halde ne yana baksa onu görmek zorunda kalıyordu. Babasını seviyordu, ama ölen üvey annesinin ikisine de yaşattığı acıların ardından babasının hala ölen karısının yasını tutuyor oluşu, onu babasından soğutmaya yetiyordu. Hem öğretmeni ve en iyi arkadaşı olsa dahi, babasından uzak durmasını sağlayacak en önemli sebebin, öz annesinin yerini tutmaya çalışan üvey annesi olduğunu biliyordu. Her ne kadar ölü olsa dahi… Öz annesi ile aralarındaki en önemli farklardan biri, annesinin onu dünyaya getirirken ölüşü, üvey annesininse talihli(!) bir kaza esnasında ölüşüydü. Babasını bu yüzden affetmeyecekti. Affetse bile sadece bu yönünü affedemeyeceği kesindi. Annesinin ölümünün ardından kısa denecek kadar –kendisi iki yaşlarına gelince- bir süre sonra yeni birini bulmuş olması onun erkeklere karşı güvenini de yitirmesine sebep olmuştu. Zaten sırf bu yüzden kendini uzak doğu dövüş sanatlarında eğitmiş olsa da, saray hizmetçisi olmayı seçmişti. Sadece basit bir hizmetçi olmayı… "아빠?"* Son anda ağzından bir sözcük çıkmıştı. Bir yaşam belirtisi… Babasıyla uzun zamandır konuşmaması, bu sözcükle bozulmuştu. Uzun zamandır ona baba dediğini sanmıyordu. Aslında o kadar da uzun olmayan bir zaman dilimiydi. –Sadece birkaç ay- Ama Son’a göre hiç de öyle olmamıştı. Konunun babası olmasını engellemek açısından konuşma tarzını ve konusunu değiştirmeyi tercih etti. Onu kurtaran, daha doğrusu babası yardımıyla kurtaran çocuğu tanımıyordu. Babasını tanıyan ve babasının da bu çocuğu tanıdığını düşünerek söze girdi. ”이들 누구지?"* “Rahat olabilirsin Sun Yeon. O bizden biri.” Sun gözlerini devirdi. Tek kaşını kaldırıp çocuğa döndü bu sefer. Ama babasınaydı mesajı. ”Koreli bir tipi olduğuna göre, Korece de biliyordur zaten?” Kaşlarını çattı, gencin onun babasına söylediği Çince bir kelimeydi ve belki de o bir melezdi. Tıpkı kendisi gibi… Ortak yanlarıysa ikisinin de uzak doğulu oluşuydu.

Sun başını eğdi ve selamladı genci. Babası bir yandan ona genç hakkında bilgi vermeye devam ediyordu. Sun ise başka bir şeyle ilgileniyormuş süsü vermek için gencin atına yaklaştı, kendi atını anımsattı ona. “Adı Huang Chau-Sung! Gladyatördür kendisi, onu tanımaman büyük bir şanssızlık olmuş. Ama şimdi tanıştınız işte, ah pardon..” dedi kızını tanıştırmak aklına gelmediği için. “Chau-Sung! Bu da benim kızım Sun Yeon’dur. Melody Sun Yeon! Kendisi sarayın hizmetlisidir.” Bir an bedeninin aniden donduğunu hissetti Sun. Babasının son cümlesi hiç hoşuna gitmemiş gibi bir tavır takındı suratına, ama onun aklından daha da başka bir düşünce geçiyordu. Babasını ilk defa kendisi hakkında böyle söylerken bulmuştu. En azından kendi yanında.. Zira bu durum her ikisinin de hoşuna gitmiyordu. Babası kızının hep bir gladyatör olmasını istemiş ve onu öyle yetiştirmişti. Ama Sun sarayın içine karışmanın ona yaşadıklarını daha kolay unutmasını sağlayacağını sandığı için bu kararı almıştı. Evine dönebilirdi, ya da kimliğini açığa çıkarabilirdi. Ama o açığa çıkarması gereken bir durum olduğunu sanmıyordu. Hem bu olsa bile… Gururu babasının yanına gitmesine engel olacaktı her halükarda. Son cümle tekrar beyninde yankılandı Sun’ın; “Sarayın hizmetlisi!” Eğer kendi ülkesinde olsaydı seve seve hizmet ederdi Kore halkı için... Ama burada olmak onu biraz da ırkçı yapmıştı. Sadece Uzakdoğu halkı için çalışmak istediğini hemen hemen herkese beyan etmişti zaten. Ama koyu bir ırkçı değildi yine de. Sadece ülkesine hainlik edenlere, ya da kendi toplumdan bir insanına karşı gelene karşı bir müdafaa hissi beslemişti hep içinde.

Savaşmayı sevse de, bunu gizleyişinin ikiyüzlü olduğunu göstermediğini savunuyordu. Başını kaldırdı ve yutkundu bir süre. Babasının gitmesini bekledi sadece. Ama o bir hoş geldin cümlesi almadan gideceğe benzemiyordu. En azından yeni tanıştığı gence bir şeyler söylemesini bekliyordu. Bunu aklından geçirdiğine emindi Sun. Bir köleydi zaten, babasına mı köle olamayacaktı(?) Sadece başını eğip selamladığı gence bir hoşgeldini esirgemedi Sun. ”Merhaba! Memnun oldum Chau-Sung.” Öksürdü babası. Ve Sun dişlerini sıkıp konuşmasına devam etti düzeltmek amacıyla. “ Bay Chau-Sung!” Babası durumu iyice düzeltmeye kararlı görünümüyle tipik karakteristik özelliklerini sergilemekte gecikmedi. ”Benim görüşmem gereken bir arkadaşım var, köyde beni beklemektedir şimdi. Sen de.. yine her zamanki gibi elçilik vazifen için buradasın Sun, öyle değil mi?” Babası ne zaman bir haber iletmesi gerektiğinde Sun’ın buradan geçtiğini biliyordu –ki zaten başka kullandığı yollar hep nadir olmuştu- O bunları söylerken kızının göz bebeklerine bakmıştı adeta, ama Sun bileğine doladığı bez parçasıyla oynuyordu. Babasının son kelimelerini de dinliyormuş gibi yapsa da, aslında onun saçlarına vuran güneşin kızıllığı dikkatini çekmişti sadece. Onlarla vedalaşıp gitti babası, Sun bir şey demedi. Vedalaşmaya ilgili olan –babasını kızından daha çok seviyormuş gibi görünen genç olmuştu.- Sun ise babası gittikten sonra kaldığı rahatlıktan devam etti. Gence bakarak, “Eee, Huang! Senin de gidecek bir yerin olmalı öyle değil mi? Ama… Belki babam gizlice beni sana daha önceden anlatmış ve korumanı emretmiş de olabilir. Belki benim özel korumamsındır. Biliyor musun? Babamı bazen hiç anlamıyorum. Onun sağı solu belli olmuyor.” Durdu ve yutkundu. “Tıpkı benim gibi.” Tuzak yüzünden eteği daha da parçalanmış ve neredeyse ikinci bir yırtmaç oluşmuştu öbür bacağını belli edecek derecede. Rahat görünmeye çalıştı Sun, oysaki bu elbisenin içinde bunalıyordu. Bir mahkûm elbisesinde bu kadar daralmazdı herhalde. Sun çocuğa çevirmiş olduğu başını tekrar ata doğru çevirdi bu sefer. Aklına yeni bir şey gelmiş gibi aniden gence döndü tekrar. “Bana karşı açık olabilirsin, babamın seni bana bilerek bu şekilde tanıştırdığına eminim. Gerçek kimliğini söyleyebilirsin? Babama söylemem korkma! Hem istesem de söyleyemem zaten.” Derin bir nefes verdi. "Evet… Söyle bakalım. Kimsin sen?"


*[Baba?]
*[Bu kim?]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Huang Chau-Sung
Gladyator
Huang Chau-Sung

Mesaj Sayısı : 8
Kayıt tarihi : 20/12/08

Sen de kimsin? Empty
MesajKonu: Geri: Sen de kimsin?   Sen de kimsin? Icon_minitimePaz Ara. 28, 2008 1:34 pm

Başını eğerek yeniden selam verdi adı Melody olan güzel kıza. ''Melody, güzel bir isim.'' dedi özellikle vurgulanmış olan Sun'ı duymazdan gelerek. Kızın adlarından birinden nefret edeceği nerden aklına gelirdi ki? Kendisine çoğu zaman adlarının tümüyle ya da ikisi ile seslenilirdi. Hiçbirine de alınganlık göstermezdi. ''Tanıştığıma memnun oldum bayan Melody Sun Yeon. Saray hizmetlisi olarak özgür seçiminiz olan bir işe sahip olmanız büyü şans.'' diye ekledi resmi bir şekilde ama heyecanla gülümseyerek. Sonra kılıcını kendi elleri ile büklemeye çalıştı. Yo, gücü buna da yetmemişti. Püfleyerek bu saçmalıktan vazgeçti ve köydeki ilk demirciye giderek bunu hallettireceğine içinden yeminler ederek onu kınının içinden eğilerek, sivri ucu dışarıya gelecek şekilde geçirdi. Kının açık olması, sadece kılıcın sapını tutuyor olması işine geliyordu. Aksi halde katiyen elinde taşımak ya da atı terkisine bağlamakla uğraşmak zorunda kalacaktı. Bu kadar hoş bir hanımefendi ile tanıştıktan sonra saçma bir şekilde hala kılıcı ile ilgileniyor olduğu için içinden kendisini azarladı. Kabalık ediyordu, Atlantis halkına uymak yerine babasının yetiştirdiği Huang gibi davranması gerekiyordu artık. Kızın kendi adını söylemesi ile ona baş hareketi ile teşekkür. Sonra yeniden adını söylemesi ile bir an şaşkın bir ifade ile duraksadı, sonra yeniden teşekkür etti. Yaşlı adamın sert bakışlarla kendisini süzdüğünü fark etti o an. Kızına zorla saygılı davranmasını sağladığına pişman olup olmadığını merak etti. Ve o anda içinde keskin bir özlem duydu. Kendi gerçek ailesi Çin'de kalmıştı. Oysa ergenliğe kadar onların yanında olan Chau-Sung'un babası da aynı bu yaşlı Gladyatörün kızını yönlendirdiği gibi yönlendiriyordu kendisini. Onu özlemişti hem de çok özlemişti. Şimdi, o kadar başıboştu ki bunun eksikliğini çok derinden hissediyordu.

İhtiyar dövüşçünün gitmeden önce sarfettiği sözlerine hemen yanıt verdi. ''Oh, öyle mi? Sizi daha fazla görememek üzücü. Her neyse, daha bir hafta kadar buradayım. İyi günler efendim.'' Aslında şu anda hem Çin hem de Yunan görgü kuralları arasında sıkışıp kalmıştı. Şimdiki ailesinin ve gerçek ailesinin söylediklerinin arasındaki uçurum bazen onu şaşkına çeviriyor, durup durup saçma hatalar yapmasına neden oluyordu. İhtiyarla konuşurken de aynı hatayı yapma korkusundan kurtulmuştu. Fakat hala Yeon buradaydı. O daha büyük stresti açıkçası. ''Bayan Yeon, canınızı fazla yakmadı o saygısız, değil mi?'' Gerçi yakmış olsalar ne değişirdi, adam ölmüştü işte. Sonra ansızın hatırladı. Nezaket gereği sorulurdu böyle şeyler. ''İyi görünüyorsunuz.'' diye yanıtladı kendi kendisini. Onun zaten bu sorusuna yanıt vermek yerine bir soru sormayı tercih ettiğini görüyordu. Fakat sorduğu soru, o kadar garipti ki şaşkınlıkla dudakları aralanmış, kızın ağzını okumaya çalışıyordu doğru mu duydu diye. Ama asla onun gözlerinin içine bakmıyordu. Bunun rahatsız edici olduğundan emindi. Sonra gözünü ağızdan da çekti ve yere indirdi. Bunu yaparken kızın parlak, ince ve düzgün bacaklarına takıldı gözü. Fakat bunu çaktırmak istemiyordu yüz ifadesi ile. Tıpkı Melody gibi yutkunmuştu gene de dayanamayıp. ''Ne? Anlamadım?'' dedi sadece. Sonra onun sözlerinin giderek komik hal alması ile şaşkınlığı iyice arttı. ''Ciddi misiniz siz?'' diyerek ufak bir kahkaha attı. Sonra alay etmiş gibi görünmek istemeyerek kızardı ve sustu. Onun kim olduğunu sorması ile daha da beter gülmemek için dudaklarını ısırıyordu. Yok, hayır, dayanamayacaktı. Aman ne olursa olsun, sonuçta bir kızdı karşısındaki. ''Korunmayı bu kadar çok mu istiyorsunuz?'' dedi ansızın. Belki de kızcağız kendisini bu vahşetin ve ahlaksızlığın diyarı haline gelmiş Atlantis'de güvende hissetmiyordu. Başını kaldırdı ve özellikle gözlerinin içine bakmamaya çalışarak yüzüne baktı. Onun hoş dudaklarına odaklanmıştı bu sefer de.

''Ben kim miyim? Adımı biliyorsunuz bayan Melody.'' Onun dudaklarındaki harekete bakarak yanlış bir şey söylediğini anlar gibi oldu ama nerede yanlış yapmıştı ki? ''Tabi aklınızda kalmışsa.'' dedi alnını kaşıyarak. ''Bir de babanıza size saldırdığımı falan söylemeyin de ne derseniz deyin ama...'' Kaşlarını çattı bir an. Sonra gülmeye başladı. ''Özür dilerim, özür dilerim.'' diyip duruyordu her kahkahasında. ''Eğer öyle bir şey söylerseniz beni yaşatmaz.'' Gülüşü daha da arttı bir süre sonra yoruldu. Derin bir nefes aldı ve onun yüz hatlarını incelemeye başladı. Kaşlarını merakla kaldırmıştı. ''Peki söyle bakalım, sevgili koruması olduğum genç ve güzel hanım Yeon. Siz kimsiniz? Kral'ın sizi komedyeni olarak seçtiğinden neredeyse emin olur gibiyim. İnanın sizin uğrunuza bükülen asırlık kılıcıma o kadar üzülmüştüm ki siz anında kederimi uçurdunuz.'' Kızın samimi hitaplar kullanmasına rağmen kendisi resmi konuşmasından vazgeçmiyordu. Sonra ciddi bir ifade takındı ve yanıtı beklemeye başladı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



Sen de kimsin? Empty
MesajKonu: Geri: Sen de kimsin?   Sen de kimsin? Icon_minitimeÇarş. Ara. 31, 2008 3:11 pm

Babasının ona yaptıklarını düşünmesi devamlı hayal kırıklığı yaşamasına sebep oluyorken, bir de bu son olay kafasını iyice sersemletmişti. Neden ona böyle davrandığını çok iyi biliyordu Sun Yeon. Babasının onu iyice çileden çıkarmaya niyeti vardı. Bir dertten çıksa başka bir derde girmiyor muydu ki zaten? Ne yapsa ne etse şu babası olacak heriften uzaklaşamıyordu. Kader yine onları bir araya getiriyordu bir şekilde. Şimdi de bu genç ‘Bay May Huang’ çıkmıştı karşısına, ne hissedeceğini ne düşüneceğini tam olarak kestirecek vakti de yoktu, ki zaten ilgilenmezdi de. Tek derdi şu lanet olası mektubu yerine ulaştırmaktı. *Mektup hakkında böyle düşündüğümü bilseler –okumasam bile düşünüyorum- ki düşünürüm de, konuşamıyorum madem. Düşünce hakkımı kullanırım. Okusunlar bakalım sıkıysa düşüncemi! Ah tabi ya güçler sayesinde, bununla yakalanma riskim de artar. En iyisi kellemin uçma riskini de göz önünde bulundurup bu düşünceyi kesmek! Belli mi olur? Belki yanımdaki çocuk bir düşünce okuyucudur.* Saçma sapan düşünce deryasından kurtardı beynini. Sulanmıştı bu deryanın içinde. Zor olmuştu. Ama kurtarmıştı. Gerçekten düşüncesini okuyabildiğine emin olmak isteyip bir an çocuğun gözlerine kaydırdı gözlerini. Ne? Çocuk nereye bakıyordu? *İlgilenmiyor, demek ki düşüncemi okumuyor. Ya da okuyamıyor!* diye düşündü. Ama çok geçmeden çocuğun bakışlarının hedef aldığı noktayı bulmuştu. Bacakları(!) Derin bir gıcık vurdu boğazına tam da öksürük taklidi yapacakken. Taklit yapmasına gerek kalmamıştı.

Bununla karışık söyledikleri de çocuğun fikirlerini başka yöne çekebilmiş(!) olması için yetti. Bay May(!) Huang tarafından da alaya alınmıştı, babası yetmiyormuş gibi sanki ona. Midesine bir ağrı mı girmişti yoksa ona mı öyle gelmişti? Yüzünü çocuğa çevirdi onun verdiği cevaplar ilgi alanına giriyormuş gibi yaparak. Çocuk o kadar çok saçma düşünceyi ard arda sıralıyordu ki… Sun Yeon bu konuda yalnız olmadığını hissetti. Saçmalamak konusunda… Aslında karşısındaki çocuğun durumu kendi halinden de vasattı şu an. Midesine kramp girmiş gibi konuşuyordu. Yine –gerçek olarak, bu sefer- midesine kramp girdiğini belli edercesine surat ekşiltti Sun. Aslında Huang’a karşı yapmıştı bunu. Ama bir an onun fark etmemesini istediği için toparladı kendini. Ya da toparlamaya çalıştı(!) Çünkü çok geçmeden midesinin ağrısı daha da artmış ve tekrar bu durum suratının ekşimek pazarına dönmesine yol açmıştı. Aldırmamaya çalıştı bu duruma. Bozuntu vermemeye çalıştı.

''Peki söyle bakalım, sevgili koruması olduğum genç ve güzel hanım Yeon. Siz kimsiniz? Kral'ın sizi komedyeni olarak seçtiğinden neredeyse emin olur gibiyim. İnanın sizin uğrunuza bükülen asırlık kılıcıma o kadar üzülmüştüm ki siz anında kederimi uçurdunuz.'' Zaten morali yeterince bozuk olan Sun’ın yangınına körükle gitmekten başka neydi ki bu tavır? Başka ne olabilirdi ki? Ciddi surat ifadesi iki kat daha ciddileşerek çocuğun gözbebeklerini hedef aldı. “Bu kadar laf cambazlığı yeter de artar bile. Üzgünüm ama… Bay May Huang! Ha-” Devam edemedi. İçinden düşünmesi gereken bu son üç kelimeyi dışa mı vurmuştu ne? Bay May(!) Huang demişti onun yüzüne karşı, hem de son derece alaylı bir tonla. Durdu ve silkinmek için önce kendine nasıl gelebileceğini düşündü. Sonra da durumu nasıl kurtarması gerektiğini… “Şeyy… Yani..” Asılır mıydı? Kesilir miydi? Ya da umurunda mıydı Bay May Huang diyenin? Kendini toparladığına emin oldu. Eski konumuna tekrar kavuştuğuna. “Tamam, dürüst olmak her zaman ilk tercihim olmuştur. Sana siz diye hitap etmeyeceğim. İstersen sen de bana karşı olan resmiyetini konuşmalarından sökebilirsin. Ama bu fazla ileri gidebileceğin anlamına gelmez. Şimdi şu sıkıcı işle baş başa kalmak istiyorum. Laf ebeliği ile uğraşacak vaktim yok Huang.”[/color] Eline almış olduğu mektubunu sıkı sıkı tutarak adımlarını hızlandırdı gencin yanından uzaklaşmak için. Anında durdu sonra. Başıyla geriye dönerek baktı ona. ”Ha, bu arada! Kusura bakma! Sana teşekkür ettikten sonra bu şekilde tatsız bir sonla bitirmek istemezdim. Ama bugünkü yaşadığım olay sayesinde sinirlerim iyice.. Ah! Her neyse! Sana iyi günler!” Fazla mı söylemişti acaba? İçinde bir gram şüphenin kalmış olduğunu bile hissetmemesi için elinden gelen her şeyi yaptı. Öyle ki çocuğun artık şüphelenmediğine emindi. Ama üç-dört metre kadar uzağına gitmişken onun, tekrar durakladı. Midesine giren ağrı inatçılığının tavanına vurmuştu. Susamıştı Canına… *Lanet!* Düşünmemeye çalıştı, yoluna devam etmek için bir adım attı, ama bu sefer de ağrının da etkisiyle başı dönmüş ve dengesini kaybetmişti. Tam düşmemişti. Dizlerini anında yere indirdi sadece dengesini kaybederek. Başı da yere bakıyordu. Toprağa… Dönen başını kavradı bir eliyle. Diğer eliyle de ağrıyan midesini…
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Sen de kimsin?
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Atlantis Role Play :: Orhai Ormanı-
Buraya geçin: